Bill Gates 30 milyon dolarini neden Kuzey Kutbunun 1,100 kilometre uzağındaki
Arktik Okyanusu yakınlarındaki Barents Denizindeki bir tohum bankasına yatırdi
Rockefeller Vakfı ve daha sonra da Ford Vakfı ele ele, Birleşik Devletler
Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) ve CIAnin dış siyaset hedeflerini Yeşil Devrim
aracılığıyla biçimlendirdiler ve desteklediler.
Kıyamet günü tohum deposu destekçilerinin kimliği ;
Bill&Melinda Gates Vakfı; dünyanın en büyük patentlenmiş genetiği değiştirilmiş
(GDO) bitki tohumları ve bunlarla ilgili tarımsal kimyasallarını n sahibi olan ABD
tarımsal ticaret devi DuPont/Pioneer Hi-Bred şirketi; Syngenta Vakfı aracılığıyla,
İsveç kökenli büyük GDOlu tohum ve tarımsal kimyasallar şirketi Syngenta; 1970lerden
bu yana 100 milyon dolardan fazla tohum parasıyla birlikte gen devrimini yaratmış
olan Rockefeller Vakfı; Rockefeller Vakfı tarafından tarımsal değişim yoluyla
genetik saflık elde etme idealini desteklemek üzere yaratılmış olan küresel bir ağ
olan CGIAR, Norveçlilere katılmaktadır.
Monsanto, DuPont ve Dow Chemical isimli bu özel şirketlerin insan hayatının
vekilharçları olarak hiç de masum bir sicilleri yoktur.
Bu şirketler diyoksin, PCBler (poliklorlu bifeniller), [Vietnam Savaşında
kullanılan; ç.n.] Agent Orange gibi kimi yenilikleri geliştirdiler ve
yaygınlaştırdılar. Toksik kimyasalların karsin ogenik ve insan sağlığı karşısındaki
diğer ciddi sonuçlarıyla ilgili açık kanıtları on yıllarca sakladılar. Dünyanın en
yaygın zararlı bitki ilacı olan ve Monsantonun genetik mühendisliği ürünü olan
birçok tohumu için satın alınması zorunlu bulunan Roundup zararlı bitki ilacının
temel bileşeni olan glifosfatın, içme suyuna karıştığında toksik etki yarattığına
dair ciddi bilimsel raporları sakladılar.Danimarka , ülkenin yer altı sularını
kirlettiğini teyit ettiği 2003te glifosfatı yasakladı.
***
Bill Gates 30 milyon dolarini neden Kuzey Kutbunun 1,100 kilometre uzağındaki
Arktik Okyanusu yakınlarındaki Barents Denizindeki bir tohum bankasına yatırdi ?
***
Svalbard Tohum Bankası projesi, Rockefeller Vakfı ile güçlü finansal çıkar
çevrelerinin, daha sonra genetik olarak adlandırılacak olan öjenik bilimini, genetik
olarak imal edilmiş bir üstün ırkın yaratılmasını meşrulaştırmak amacıyla 1920lerden
itibaren kullanması projesidir. Hitler ve Naziler bunu Ayran Üstün Irkı olarak
adlandırmışlardı .
***
Bill Gates, Rockefeller ve GDO devleri bilmediÄŸimiz ÅŸeyleri mi biliyor ?
F. William Engdahl 02 AÄŸustos 2009
Microsoftun kurucusu Bill Gatesin suçlanamayacağı şeylerden birisi tembelliktir.
Daha 14 yaşındayken programcılık yapmaya başladı, 20 yaşında henüz Harvardta
öğrenciyken Microsoftu kurdu. 1995da, durmak bilmez hırsıyla kişisel bilgisayarlar
alanında fiili tekel yaratan bir şirket olan Microsoftun en büyük ortağı haline
gelerek Forbes tarafından dünyanın en zengin adamı ilan edildi.
Bill Gates, 2006da bu durumdaki birçok insanın hayal edeceği gibi sakin bir Pasifik
adası emekliliğini düşlemek yerine tüm enerjisini Bill&Melinda Gates Vakfına
aktarmaya karar verdi. Bu, 34,6 milyar dolarlık kuruluş varlığına sahip olan ve
vergiden muaf hayırsever statüsünü korumak için dünya çapındaki hayırseverlik
projelerine yılda 1,5 milyar dolarlık harcama yapması yasal olarak zorunlu olan
dünyanın en büyük şeffaf özel vakfı. 2006da dostu ve iş ortağı mega-yatırımcı Warren
Buffetın hediyesi olarak gelen, Buffetın Berkshire Hathaway şirketinin 30 milyar
dolarlık hissesi ise, Gates vakfını, Birleşmiş Milletler Dünya Sağlık Örgütünün
yıllık bütçesinin tamamı kadar harcama yapabilecek bir düzeye yerleştirdi.
O halde Bill Gates zarzor kazanılmış olan 30 milyon dolarlık gelirini Gates Vakfı
aracılığıyla bir projeye yatırmaya karar vermişse, dönüp bu karara bir bakmakta
fayda vardır.
Şu anda hiçbir proje dünyanın en uzak köşelerinden birisi olan Svalbarddaki merak
uyandırıcı bir proje kadar ilginç değildir. Bill Gates milyonlarını Kuzey Kutbunun
1,100 kilometre uzağındaki Arktik Okyanusu yakınlarındaki Barents Denizindeki bir
tohum bankasına yatırmaktadır. Svalbard, Norveçin kendisine bağlı olduğunu iddia
ettiği ve 1925te uluslararası anlaşmalarla terk ettiği çıplak bir kaya parçasıdır.
Bill Gates tanrının insafına bırakılmış olan bu adada Rockefeller Vakfı, Monsanto
Şirketi, Syngenta Vakfı, Norveç hükümeti ve diğerleriyle birlikte, kıyamet günü
tohum bankası olarak adlandırılan bir projeye on milyonlarca dolar yatırmaktadır.
Norveçin Svalbard adalar grubunun bir parçası olan Spitsbergen adası üzerindeki
Proje, resmi olarak, Svalbard Küresel Tohum Deposu olarak adlandırılmaktadı r.
Kıyamet Günü Tohum Deposu
Tohum bankası küçük Longyearbyen köyü yakınlarında bulunan Spitsbergen Adası
üzerindeki bir dağın içine inşa edilmektedir. Yapılan açıklamalara göre neredeyse
işe hazır durumdadır Banka hareket sensörleri olan çifte sıcak hava dalgası korumalı
kapılar, iki ara bölme ve bir metre kalınlığında çelikle güçlendirilmiş beton
duvarlara sahip olacaktır.
Tüm dünyadan gelen üç milyon farklı tohum çeşidini içerecek, Norveç hükümetine göre
böylece ürün çeşitliliği gelecek için korunabilecektir . Tohumlar nemden uzak
kalmaları için özel olarak ambalajlanacaktı r. Tam zamanlı çalışan personel
olmayacak, ama deponun görece ulaşılamaz bir konumda olması, her türlü olası insan
faaliyetinin izlenmesini kolaylaştıracaktı r.
Burada kaçırdığımız bir şey var mı? Yaptıkları basın açıklamasında, böylece ürün
çeşitliliği gelecek için korunabilecektir denilmektedir. Peki tohum bankasının
destekçileri, neredeyse tümü de dünyanın birçok yerinde bulunan tohum bankalarında
zaten gayet iyi korunmakta olan mevcut tohumların küresel ulaşılabilirliğ ini tehdit
edecek nasıl bir gelecek öngörmektedirler?
Bill Gates, Rockefeller Vakfı, Monsanto ve Syngenta ne zaman ortak bir proje için
bir araya gelseler, Spitsbergen üzerindeki kayaların altını biraz eşelemekte büyük
yarar vardır. Bunu yaptığımızda şaşırtıcı kimi şeyler bulabiliriz.
Dikkate değer ilk nokta, kıyamet günü tohum deposu destekçilerinin kimliği ile
ilgilidir. Burada demin de belirtildiği gibi, Bill&Melinda Gates Vakfı; dünyanın en
büyük patentlenmiş genetiği değiştirilmiş (GDO) bitki tohumları ve bunlarla ilgili
tarımsal kimyasallarını n sahibi olan ABD tarımsal ticaret devi DuPont/Pioneer
Hi-Bred şirketi; Syngenta Vakfı aracılığıyla, İsveç kökenli büyük GDOlu tohum ve
tarımsal kimyasallar şirketi Syngenta; 1970lerden bu yana 100 milyon dolardan fazla
tohum parasıyla birlikte gen devrimini yaratmış olan Rockefeller Vakfı; Rockefeller
Vakfı tarafından tarımsal değişim yoluyla genetik saflık elde etme idealini
desteklemek üzere yaratılmış olan küresel bir ağ olan CGIAR, Norveçlilere
katılmaktadır.
CGIAR ve Proje
Ölüm Tohumları isimli kitapta da ayrıntılarını verdiğim gibi, 1960da Rockefeller
Vakfı, John D. Rockefeller IIIün Tarımsal Gelişim Konseyi ve Ford Vakfı,
Filipinlerdeki Los Bañostaki Uluslararası Pirinç Araştırma Enstitüsünü (IRRI) kurmak
üzere güçlerini birleştirdiler. (1) Rockefeller Vakfı, 1971de, IRRI, Meksika kökenli
Uluslarararası Mısır ve Buğday İyileştirme Merkezi ve diğer iki Rockefeller ve Ford
Vakfı destekli uluslarararası araştırma merkezi olan, biri Nijeryadaki tropik tarım
IITAsı ve diğeri Filipinlerdeki pirinç IRRIsı ile birlikte, Uluslararası Tarım
Araştırmaları Küresel Danışma Grubunu (CGIAR) oluşturmak üzere bir araya geldiler.
CGIAR, Rockefeller Vakfının İtalyanın Bellagio kentinde bulunan konferans merkezinde
yapılan bir dizi özel konferansta biçimlendirildi. Bellagio görüşmelerinin başlıca
katılımcıları Rockefeller Vakfından George Harrar, Ford Vakfından Forrest Hill,
Dünya Bankasından Robert McNamara ve 1972 yılında Stockholmde yapılan BM Yeryüzü
Zirvesini Rockefeller Vakfı Mütevelli heyeti üyesi olarak örgütleyen, Rockefeller
ailesinin uluslararası çevre örgütçüsü Maurice Strongdu. Konferans vakfın, bilimi,
Proje adı verilen bir ırksal saflık geliştirme projesi olan öjeniğin (soy
geliştirme) hizmetine sunmayı amaçlayan onlarca yıllık çabalarının bir parçasıydı.
CGIAR, azami etkiyi yaratmak amacıyla Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü, BM
Kalkınma Programı ve Dünya Bankasını da işin içine soktu. Rockefeller Vakfı, ilk
başta sahip olduğu kaynakları böylesine planlı bir biçimde güçlendirerek, 1970lerin
başlarında küresel tarım politikalarını biçimlendirecek bir konum elde etti. Ve bu
politikaları biçimlendirdi.
Cömert Rockefeller ve Ford Vakıfları tarafından finanse edilen CGIAR, önde gelen
Üçüncü Dünya tarım bilimcileri ve agronomistlerini, yeniden anayurtlarına
taşıyacakları modern tarımsal ticaret üretimi kavramlarına vakıf hale getirmek
amacıyla ABDye götürdü. Bu süreç içinde bu ülkelerde, ABD tarımsal ticaretinin,
özellikle de gelişmekte olan ülkelerdeki GDOlu Gen Devriminin desteklenmesini
amaçlayan paha biçilmez bir etki ağını bilim ve etkin-serbest piyasa tarımı adına
inÅŸa etti.
Genetik olarak üstün ırk yaratmak?
Svalbard Tohum Bankası tam bu noktada ilginçleşmeye başlamaktadır. Hatta daha da
fazlası mevcuttur. Proje olarak atıfta bulunduğum proje, Rockefeller Vakfı ile güçlü
finansal çıkar çevrelerinin, daha sonra genetik olarak adlandırılacak olan öjenik
bilimini, genetik olarak imal edilmiş bir üstün ırkın yaratılmasını meşrulaştırmak
amacıyla 1920lerden itibaren kullanması projesidir. Hitler ve Naziler bunu Ayran
Üstün Irkı olarak adlandırmışlardı .
Hitlerin öjeniği de, bugün gezegenimiz üzerinde bulunan bütün tohumların
numunelerini saklamak amacıyla bir kıyamet günü deposu inşa etmekte olan aynı
Rockefeller Vakfı tarafından finanse edilmişti. Konu bu noktada gerçekten merak
uyandırıcı bir hal almaktadır. Aynı Rockefeller Vakfı, insan hayatını insan
özelliklerini iradi olarak değiştirecek biçimde dönüştürme yeteneğinde olduğunu
umdukları tanımlayıcı gen dizilimlerine indirgeme peşindeki durmak bilmez çabasının
bir parçası olarak, bir sahte bilim olan moleküler biyoloji disiplinini de
yaratmıştır. Hitlerin, çoğu Savaştan sonra biyolojik öjenik araştırmalarını
sürdürmeleri için sessiz sedasız Amerika Birleşik Devletlerine getirilen öjenik
bilimcileri, Rockefeller Vakfının cömert bağışları ile Üçüncü Reicha kadar açıkça
desteklenmiş olan, çeşitli hayat formlarıyla ilgili genetik mühendisliğinin
temellerini attılar.(2)
Yine aynı Rockefeller Vakfı, Nelson Rockefeller ve New Deal döneminin Tarım Bakanı
ve Pioneer Hi-Bred Tohum Şirketinin kurucusu olan Henry Wallace tarafından 1946da
Meksikaya yapılan bir seyahat sonrasında sözüm ona Yeşil Devrimi de yarattı.
Yeşil Devrim, dünya açlık sorununu Meksika, Hindistan ve Rockefellerın çalıştığı bir
dizi seçilmiş ülkede çözme iddiasında bulundu. Rockefeller Vakfı agronomisti Norman
Borlaug, aynı ödülü paylaşan Henry Kisingerın çabalarını andıran çabaları için Nobel
Barış Ödülü aldı.
Gerçekte, yıllar geçtikçe ortaya çıkacağı üzere, Yeşil Devrim, yarım yüzyıl önce
dünya petrol sanayini tekelleştirdiğ i gibi tekelleştirebileceğ i küresel bir
tarımsal ticaret alanı yaratmak amacıyla ortaya atılmış olan parlak bir Rockefeller
ailesi programıydı. Henry Kissingerın 1970lerde ifade ettiği gibi: Petrolü kontrol
ederseniz ülkeyi kontrol edersiniz; ama yiyeceği kontrol ederseniz, halkı kontrol
edersiniz.
Tarımsal ticaret ve Rockefeller Yeşil Devrimi iç içe gelişti. Her ikisi de
Rockefeller Vakfı tarafından birkaç yıl sonra bitkiler ve hayvanlarla ilgili genetik
mühendisliğinin geliştirilmesi amacıyla yapılan araştırmaların finanse edilmesini
içeren büyük bir stratejinin parçalarıydılar.
John H. Davis, 1950lerin başlarında Başkan Dwight Eisenhower yönetimindeki Tarım
Bakanı yardımcısıydı. 1955te Washingtonu terk etti ve o günlerde bir tarım uzmanı
için alışılmamış bir yer olan Harvard Graduate School of Businesse gitti. Net bir
stratejisi vardı. Davis, 1956da, Harvard Business Review dergisinde aşağıdakileri
dile getirdiği bir makale yazdı: sözüm ona tarım sorununu tek bir seferde ve sonsuza
değin çözmenin ve yorucu hükümet programlarından kaçınmanın tek yolu, tarımdan,
tarımsal ticarete doğru yol almaktır. O zamanlar sadece pek az kimsenin aklında bazı
ipuçları varken Davis bu konuda netti: tarımsal üretimdeki gıda zinciri üzerindeki
kontrolü, geleneksel aile çiftçisinin elinden alarak çokuluslu şirketlerin ellerinde
yoğunlaştıracak bir devrim. (3)
Rockefeller Vakfı ile ABD kökenli tarımsal ticaret şirketlerinin çıkarlarının önemli
bir yönünü Yeşil Devrimin gelişmekte olan piyasalarda yeni melez tohumların
yaygınlaşmasına dayanıyor olması olgusu oluşturuyordu. Melez tohumların yaşamsal
özelliklerinden birisi yeniden üretim yeteneğine sahip olmamalarıydı. Melezler,
çoğalmaya karşı içsel bir korunma mekanizmasına sahiptiler. Tohumları ebeveynlerine
benzer verim veren normal, açık döllenmeye dayalı türlerin aksine, melez bitkilerden
elde edilen tohumun ürün verimi ilk kuşağınkinden önemli ölçüde daha düşüktü.
Melezlerin azalan verim özelliği çiftçilerin yüksek verim elde etmek için normalde
her yıl tohum satın alması anlamına geliyordu. Üstelik ikinci kuşağın daha düşük
verim vermesi çoğunlukla tohum üreticileri tarafından üreticinin izni olmadan
yapılan tohum ticaretini ortadan kaldırıyordu. Ticari ürün tohumlarının aracılar
tarafından yeniden dağıtılmasını da engelliyordu. Büyük çokuluslu tohum şirketleri
herhangi bir kuruma ait parental tohum soylarını kontrol edebildiklerinde, hiçbir
rakip ya da çiftçi, melezi üretme yeteneğine sahip olmayacaktı. Melez tohum
patentlerinin, DuPontun Pioneer Hi-Bred ve Monsantonun Dekalb ÅŸirketleri
önderliğindeki az sayıda küresel tohum şirketinin ellerinde yoğunlaşması daha
sonraki GDOlu tohum devriminin temellerini attı. (4)
Gerçekte, modern Amerikan tarımsal teknolojisinin, kimyasal gübrelerin ve ticari
melez tohumların devreye sokulması, gelişmekte olan ülkelerdeki bütün yerel
çiftçileri, özellikle de daha varlıklı olanları, yabancı, çoğunlukla da ABD kökenli
tarımsal ticaret ve petro-kimya şirketlerinin girdilerine bağımlı hale getirdi. Bu
onyıllarca sürecek olan, dikkatle planlanmış bir sürecin ilk adımıydı.
Yeşil Devrim kapsamındaki tarımsal ticaret önceden ABD ihracatçıları açısından
sınırlı biçimde ulaşılabilen piyasalara önemli giriş kanalları yaratıyordu. Bu trend
daha sonra piyasa-yönelimli tarımla birlikte sıçrama yaşadı. Aslında söz konusu
olan, tarımsal ticaret tarafından kontrol edilen tarımdı.
Rockefeller Vakfı ve daha sonra da Ford Vakfı ele ele, Birleşik Devletler
Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) ve CIAnin dış siyaset hedeflerini Yeşil Devrim
aracılığıyla biçimlendirdiler ve desteklediler.
Yeşil Devrim’in önemli etkilerinden birisi umutsuzca iş arayarak kentlerin
çeperlerindeki gecekondu mahallelerine göçmeye zorlanan köylülerin kırsal nüfusu
azaltmasıydı. Bu raslantısal bir durum değildi; önceki yıllardaki küreselleşme
dâhilinde bu ülkelere gelmekte olan ABD çokuluslu imalat şirketleri için ucuz emek
havuzları yaratma planının bir parçasıydı.
Yeşil Devrimin kendinden menkul reklamları yatıştıkça ortaya çıkan sonuçlar vaat
edilenlerden oldukça farklı oldu. Çoğunlukla ciddi sağlık sonuçları doğuran yeni
kimyasal ilaçların ayrım gözetmeden kullanılması önemli sorunlar yarattı. Yeni melez
tohum çeşitlerinin monokültürel bir tarzda ekilmesi zaman içinde toprak
verimliliğini ve verimi düşürdü. İlk sonuçlar etkileyiciydi: buğday ve daha sonra
Meksikada mısır gibi ürünlerin verimleri iki hatta üç kat arttı. Ancak daha sonra
düştü.
Yeşil Devrimin tipik eşlikçilerinden birisi çoğunlukla yeni büyük barajlar inşa
etmeye yönelik Dünya Bankası kredilerini içeren ve önceden yerleşim yerleri olan
bölgeleri ve zaman içinde de verimli tarım arazilerini sular altında bırakan büyük
sulama projeleriydi. Ayrıca, süper buğday, toprağı dönüm başına muazzam miktarlarda
gübreye doyurarak verimi büyük ölçüde artırdı; kullanılan gübre de Rockefellerin
hâkimiyeti altındaki Yedi Kız Kardeşler unvanlı büyük petrol şirketleri tarafından
kontrol edilen metalar olan nitrat ve petrol yan ürünlerinden imal ediliyordu.
Muazzam miktarlarda zararlı bitki ve böcek ilaçları da kullanıldı ki bu durum petrol
ve kimya devleri için ek piyasalar yarattı. Bir analizcinin belirttiği gibi,
aslında, Yeşil Devrim temelde bir kimya devrimiydi. Gelişmekte olan ülkelerin muazam
miktarlardaki kimyasal gübre ve ilaçların karşılığını ödemeleri hiçbir noktada
mümkün değildi. Dünya Bankası kredi ikramları ile Chase Bank ve diğer büyük New York
bankalarının, ABD Hükümet garantileri tarafından desteklenen özel kredilerini almak
zorunda kalacaklardı.
Bir dizi gelişmekte olan ülkeye verilen bu krediler çoğunlukla büyük toprak
sahiplerine gitti. Küçük köylüler için durum daha başka türlü gelişti. Küçük köylü
çiftçiler gübre ve diğer modern girdileri karşılayamıyor ve borçlanmak zorunda
kalıyorlardı.
Başlangıçta çeşitli hükümet programları çiftçilere kimi krediler vererek bunların
tohum ve gübre almalarını sağlamaya çalıştı. Bu tür programlara katılamayan
çiftçiler özel sektörden borçlanmak zorunda kaldılar. Gayrı resmi kredilerin üstüne
yüklenen tefeci faizleri nedeniyle birçok küçük çiftçi ilk başlarda gözlenen yüksek
verimlerden bile yararlanamadı . Hasattan sonra, ürünlerinin tamamını olmasa bile
büyük bir bölümünü kredi ve faizlerini ödemek için satmak zorunda kalıyorlardı.
Tefecilere ve tüccarlara bağımlı hale geldiler ve çoğunlukla topraklarını
kaybetiler. Hükümet kurumlarından alınan yumuşak krediler söz konusu olduğunda bile,
geçimlik ürün üreticiliği, yerini nakit ürün üretimine bıraktı. (5)
Aradan geçen on yıllar içinde aynı çıkarlar, ilk Yeşil Devrimi destekleyen
Rockefeller Vakfının, Rockefeller Vakfı Başkanı Gordon Conwayin birkaç yıl önce dile
getirdiği gibi, GDOlu patentlenmiş tohumları da içeren endüstriyel tarım ve ticari
girdilerin yayılmasını amaçlayan ikinci Gen Devrimini desteklemesine yol açtı.
Gates, Rockefeller ve Afrikadaki YeÅŸil Devrim
1950lerin Rockefeller Vakfı Yeşil Devriminin gerçek arka planını berrak bir biçimde
akılda tuttuğumuzda, şu anda her türlü tohumu olası bir kıyamet senaryosu karşısında
korumak amacıyla milyonlarca dolarlık yatırımlar yapmakta olan aynı Rockefeller
Vakfının, Gates Vakfı ile birlikte bir yandan da Afrikada Yeşil Devrim İttifakı
isimli bir projeye de milyonlar yatırmakta olması, durumu özellikle ilginç
kılmaktadır.
Kendisine verdiği isimle AGRA, yine Gen Devrimini yaratmış olan aynı Rockefeller
Vakfının dâhil olduğu bir ittifaktır. AGRA Yönetim Kuruluna baktığımızda bu durumu
göreceğiz.
Yönetim Kurulu başkanı olarak eski BM Genel Sekreteri Kofi Annanı görüyoruz. Kofi
Annan, 2007 Haziran ayında Güney Afrikanın Cape Town kentindeki bir Dünya Ekonomik
Forumu etkinliğinde yaptığı kabul konuşmasında, Bu meydan okumayı Rockefeller
Vakfına, Bill & Melinda Gates Vakfına ve Afrika kampanyamızı destekleyen tüm
kurumlara şükranlarımla kabul ediyorum demişti.
AGRA yönetim kurulunda bunlara ek olarak Rockefeller Vakfı mütevelli heyeti
üyelerinden Güney Afrikalı Strive Masiyiwa da var. Bill&Melinda Gates Vakfından
Sylvia M. Mathews; Dünya Bankası eski Yönetici Müdürü (2000 2006) Mamphela Ramphele;
Gates Vakfından Rajiv J. Shah; Rockefeller Vakfından Nadya K. Shmavonian; Gates
Vakfından Roy Steiner ise diğer üyeler. Ayrıca, AGRA İttifakına Rockefeller Vakfı
Yönetim Müdürü Gary Toenniessen ve Rockefeller Vakfı Müdür Yardımcısı Akinwumi
Adesina da dâhil.
Diziyi tamamlamak için devam edersek, AGRA Programları, Rockefeller Vakfı Yönetim
Müdürü Peter Matlon; Afrika Tohum Sistemleri Programı Müdürü ve Rockefeller Vakfı
Müdür Yardımcısı Joseph De Vries; Rockefeller Vakfı Müdür Yardımcısı Akinwumi
Adesinayı da içeriyor. Hindistan ve Meksikanın eski müflis Yeşil Devrimi gibi, yeni
Afrika Yeşil Devrimi de açık seçik bir biçimde Rockefeller Vakfının yüksek
öncelikleri arasında yer alıyor.
Monsanto ve büyük GDOlu tarımsal ticaret devleri şu ana kadar düşük bir profil
sergilemekle birlikte, Kofi Annanın AGRAsını, patentlenmiş GDOlu tohumlarını,
genetik mühendisliğinin ürünü olan patentlenmiş tohumlara verilen yeni aldatıcı
biyo-teknoloji ismi altında Afrika çapında yaygınlaştırmak amacıyla kullanmaya
gönülden razılar. Şu ana kadar Güney Afrika, GDOlu ürünlerin yasal ekimine izin
veren tek Afrika ülkesi oldu. 2003te Burkina Faso, GDO denemelerine izin verdi.
2005te Kofi Annanın ülkesi olan Gana, biyo-güvenlik yasa taslağını yayımladı ve
önemli yöneticiler GDOlu ürünlerle ilgili araştırmalar yürütme niyetinde olduklarını
açıkladılar.
Afrika, ABD hükümetinin GDOları dünya çapında yaygınlaştırma kampanyasının yeni
hedefi. Zengin toprakları onu ideal bir aday haline getiriyor. Afrikada GDOyu Afrika
tarımsal sistemlerine sokma amacıyla bir dizi genetik mühendislik ve biyo-güvenlik
projesi başlatılırken, birçok Afrika hükümeti de hiç de şaşırtıcı olmayan bir
biçimde GDO sponsorlarına ciddi kuşku ile yaklaşıyor. Bu projeler arasında ABD
hükümeti tarafından Afrikalı bilim insanlarını ABDde genetik mühendislik alanında
eğitmek amacıyla teklif edilen sponsorluk projelerinden, Birleşik Devletler
Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) ve Dünya Bankası tarafından fonlanan
biyo-güvenlik projelerine; Afrika yerli gıda ürünlerine yönelik GDO araştırmalarına
kadar uzanan birçok proje var.
Rockefeller Vakfı, Afrika topraklarına GDO sokma projesini desteklemek için
yıllarca, önemli ölçüde başarısızlıkla da olsa çaba gösterdi. Güney Afrikadaki
Makhathini Düzlüklerinde GDOlu pamuk yetiştirilmesini savunan araştırmalara destek
oldu.
Güney Afrikanın GDOlu melez tohum sanayinde güçlü ayaklara sahip olan Monsanto,
küçük ölçekli yoksul çiftçilere yönelik olarak, elbette daha sonra bunu Monsantonun
patentlenmiş GDOlu tohumlarının takip edeceği bir yeşil devrim paketini devreye
sokan, Umut Tohumları Kampanyası isimli bir yerli küçük üretici programı düzenliyor.
(6)
GDO Mahşerinin Dört Atlısından biri olan İsviçre kökenli Syngenta AG, böceğe
dirençli GDOlu mısır geliştirmek için Nairobideki yeni bir sera tesisine milyonlarca
dolar akıtıyor. Syngenta aynı zamanda CGIARnin de bir parçası.(7)
Svalbarda yolculuk
Bütün bunlar felsefi uydurmalar anlamına gelebilir mi? Gates ve Rockefeller
vakıflarını bir ve aynı anda, patentlenmiş ve çok yakında da patentlenmiş Terminatör
tohumların Afrika çapında yaygınlaştırması nı desteklemeye yönelten şey nedir? Bu,
dünyanın bütün diğer yerlerinde olduğu gibi Afrikada da monokültürel endüstrileşmiş
tarımsal ticaretin devreye sokulmasıyla birlikte, bitkisel tohum çeşitliliğini imha
eden bir süreçtir. Aynı zamanda, bilinen her türlü tohum çeşidini uzaklardaki
Arktrik Çemberi yakınlarında bulunan, patlamaya karşı korunaklı bir kıyamet
deposunda korumak için milyonlarca dolar akıtmaktadırlar ki resmi açıklamalarını
tekrar etmek gerekirse, böylece ürün çeşitliliği gelecekte de korunacaktır.
Rockefeller ve Gates vakıflarının Afrikaya GDO-tarzı bir Yeşil Devrimi sokmak için
ekip halinde çalıştıkları bir dönemde, bir yandan da Svalbardda sessiz sedasız bir
kıyamet günü tohum deposu finanse etmeleri tesadüf değildir. GDOlu tarımsal ticaret
devleri, Svalbard projesine boyunlarına kadar batmışlardır.
Aslında Svalbard projesinin tamamı ve bununla uğraşan kimseler, Michael Crichtonun
bütün insanlığı tehdit eden dünya dışı ölümcül bir hastalığın kanda hızlı, ölümcül
bir pıhtılaşmaya neden olmasını anlattığı bir bilim kurgu kitabı olan Andromeda
Strain çoksatarını hatırlatmaktadı r. Svalbardda, geleceğin dünyasının en güvenli
tohum deposu, GDO Yeşil Devriminin bekçileri olan Rockefeller ve Gates Vakıfları,
Syngenta, DuPont ve CGIAR tarafından korunacaktır.
Svalbard projesi, Küresel Ürün Çeşitliliği Tröstü (Global Crop Diversity Trust
-GCDT) isimli bir örgüt tarafından yönetilecektir. Gezegenin tohum çeşitliliğinin
tamamı üzerinde böylesine korkunç bir tröst sahibi olan bu insanlar kimdir? GCDT,
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ve CGIARın bir yan örgütü olan
Uluslararası Biyoçeşitlilik (Bioversity International- eski Uluslararası Bitki
Genetik Araştırma Enstitüsü-Internation al Plant Genetic Research Institute)
tarafından kurulmuştur.
Küresel Ürün Çeşitliliği Tröstünün merkezi Romadadır. Yönetim Kurulu başkanı aynı
zamanda dünyanın en büyük özel su şirketlerinden birisi olan Group Suez Lyonnaise
des Eauxnün de danışma kurulunda olan Kanadalı Margaret Catley-Carlson dur.
Catley-Carlson daha önce 1998e kadar, John D. Rockefellerın, gelişmekte olan
ülkelerde aile planlaması, doğum kontrol araçları, kısırlaştırma ve nüfus kontrolü
örtüsü altında Rockefeller ailesinin öjenik programını ilerletmek üzere 1952de
kurmuş olduğu New York merkezli Nüfus Konseyine de başkanlık etmişti.
Diğer GCDT yönetim kurulu üyeleri arasında eski Bank of America yöneticisi şimdiki
Hollywood DreamWorks Animation başkanı Lewis Coleman da vardır. Coleman ayrıca
Amerikanın en büyük askeri sanayi Pentagon tedarikçilerinden birisi olan Northrup
Grumman Şirketinin de Yönetim Kurulu başkanıdır.
Jorio Dauster (Brezilya) aynı zamanda Brasil Ecodieselin Yönetim Kurulu başkanıdır.
Kendisi eski Avrupa Birliği nezdindeki Brezilya Büyükelçisi ve Brezilya Maliye
Bakanlığı adına dış borçlar Baş Müzakerecisidir. Dauster aynı zamanda Brezilya Kahve
Enstitütüsü Başkanı ve Brezilya yasaları kapsamında yakın zamana kadar yasak olan
genetiğiyle oynanmış tohumların patentlerini yasallaştırmakla uğraşan Brezilya
Patent Sistemlerini Modernleştirme Projesi Koordinatörüdür.
Cary Fowler, Tröstün Yürütme Müdürüdür. Fowler, Norveç Üniversitesi Hayat
Bilimlerindeki Uluslararası Çevre ve Kalkınma Çalışmaları Bölümünde profesör ve
araştırma müdürüdür. Kendisi ayrıca Uluslararası Biyoçeşitlilik Genel Müdürünün Özel
Danışmanıydı. Orada Bitki Genetik Kaynakları Uluslararası Anlaşması müzakerelerinde
Uluslararası Tarımsal Araştırmalar Danışma Grubunun (CGIAR) Geleceğin Hasat
Merkezleri bölümünü temsil etti. 1990larda, FAOdaki Bitki Genetik Kaynakları
Uluslararası Programına başkanlık yaptı. FAOnun 1996da 150 ülke tarafından kabul
edilen Bitki Genetik Kaynakları Küresel Planı müzakerelerinin taslağını oluşturdu ve
müzakerelere gözetmenlik yaptı. ABD Ulusal Bitki Genetik Kaynakları Kurulu ile yeni
bir Rockefeller Vakfı ve CGIAR projesi olan Meksikadaki Uluslararası Mısır ve Buğday
İyileştirme Merkezi mütevelli heyetinin eski bir üyesiydi.
GCDTnin Hindistanlı üyesi Dr. Mangala Rai ise Tarımsal Araştırma ve Eğitim Bölümü
(DARE) Sekreteri ve Tarımsal Araştırma Hindistan Konseyi (ICAR) Genel Müdürüdür.
Aynı zamanda Rockefeller Vakfının, dünyanın ilk önemli GDO deneyi olan, başarısız
olduğu sonradan ortaya çıkmış, şişirilmiş Altın Pirinç deneyini destekleyen
Uluslararası Pirinç Araştırma Enstitüsünün (IRRI) Yönetim Kurulu üyesidir. Rai,
CIMMYT (Uluslararası Mısır ve Buğday İyileştirme Merkezi) Yönetim Kurulu üyesi ve
CGIAR Yürütme Konseyi üyesi olarak da hizmet etmiştir.
Küresel Ürün Çeşitliliği Tröst Donörleri ya da finansal meleklerinin arasında,
Humphrey Bogartın Casablanca filmindeki klasik sözleriyle bütün olağan şüpheliler
mevcuttur. Donörler arasında Rockefeller ve Gates Vakıflarına ek olarak GDO devleri
DuPont-Pioneer Hi-Bred, İsviçre kökenli Syngenta, CGIAR Dışişleri Bakanlığının
enerjik GDO destekçisi kalkınma yardımı kurumu USAID de bulunmaktadır. Aslında
Svalbarddaki küresel tohum çeşitliliği deposunda, insan türünün barındığı tavuk
kümesi, GDO ve nüfus azaltımı alanlarında faaliyet gösteren bütün eski yaşlı
tilkilere emanet edilmiş gibi görünmektedir. (8)
Neden ÅŸimdi Svalbard?
Bill Gates ve Rockefeller Vakfının, DuPont ve Syngenta gibi genetik mühendisliğiyle
uğraşan büyük tarımsal ticaret devleri ile birlikte ve CGIAR ile birlikte
Arktiklerdeki Kıyamet Günü Tohum Deposunu neden kurdukları sorusunu sorma
meÅŸruiyetine sahibiz.
Öncelikle böyle bir tohum bankasını kimler kullanır? Bitki yetiştiricileri ve
araştırmacılar gen bankalarının en önemli kullanıcılarıdır. Günümüzün en büyük bitki
yetiştiricileri Monsanto, DuPont, Syngenta ve Dow Chemical olmak üzere küresel bitki
patentçisi GDO devleridir. Monsanto, 2007 başlarından bu yana Birleşik Devletler
Hükümeti ile birlikte Terminatör ya da Genetik Kullanımı Kısıtlama Teknolojisi
(GURT) ismi verilen bitki patent haklarını elinde tutmaktadır. Terminatör,
patentlenmiÅŸ bir ticari tohumun hasattan sonra intihar ettiÄŸi uÄŸursuz bir
teknolojidir. Özel tohum şirketlerinin tam kontrolü söz konusudur. Gıda zinciri
üzerinde kurulan böylesi bir kontrol ve güç, insan türünün tarihinde daha önce asla
var olmuÅŸ deÄŸildir.
Zeki bir genetik mühendislik ürünü olan bu terminatör cins, çiftçileri pirinç, soya
fasülyesi, mısır, buğday ya da her yıl nüfuslarını doyurmak için ihtiyaç duydukları
bütün temel ürünleri elde etmek için Monsanto ya da diğer GDO tohumu tedarikçilerine
dönmeye zorlamaktadır. Terminatör tohum dünya çapında yaygın biçimde dağıtılacak
olursa, belki de yaklaşık on yıl içinde dünya gıda üreticilerinin çoğunluğunu
Monsanto ya da DuPont ya da Dow Chemical gibi üç ya da dört dev tohum şirketinin
yeni sözleşmeli feodal serfleri haline dönüştürebilir.
Bu da elbette, aynı zamanda özel şirketler açısından, belki de kendilerine ev
sahipliği yapan hükümetin, yani Washingtonun isteği üzerine, Washingtonun güttüğü
siyasetle sürtüşme içinde olan şu ya da bu gelişmekte olan ülkeye tohum yasağı
konulmasının yolunu açabilecektir. Böyle şey olmaz diyenlerin mevcut küresel
olaylara daha yakından bakması gerekir. İktidarın üç ya da dört özel ABD kökenli
tarımsal ticaret devinin ellerinde böylesine yoğunlaşmış olması, hasatlarının
verimli olması halinde bile ki bu söz konusu değildir, tüm GDOlu ürünlerin yasal
anlamda yasaklanmasını n zeminini oluşturmaktadı r.
Monsanto, DuPont ve Dow Chemical isimli bu özel şirketlerin insan hayatının
vekilharçları olarak hiç de masum bir sicilleri yoktur. Bu şirketler diyoksin,
PCBler (poliklorlu bifeniller), [Vietnam Savaşında kullanılan; ç.n.] Agent Orange
gibi kimi yenilikleri geliştirdiler ve yaygınlaştırdılar. Toksik kimyasalların
karsinogenik ve insan sağlığı karşısındaki diğer ciddi sonuçlarıyla ilgili açık
kanıtları on yıllarca sakladılar. Dünyanın en yaygın zararlı bitki ilacı olan ve
Monsantonun genetik mühendisliği ürünü olan birçok tohumu için satın alınması
zorunlu bulunan Roundup zararlı bitki ilacının temel bileşeni olan glifosfatın, içme
suyuna karıştığında toksik etki yarattığına dair ciddi bilimsel raporları
sakladılar. (9 ) Danimarka, ülkenin yer altı sularını kirlettiğini teyit ettiği
2003te glifosfatı yasakladı.(10)
Tohum gen bankalarında depolanan çeşitlilik bitki yetiştiriciliğ inin ve önemli
ölçüde de temel biyolojik araştırmaların hammaddesidir. Bu tür amaçlar için her yıl
yüz binlerce numune dağıtılmaktadır. BMnin FAO kuruluşu dünya çapında yaklaşık 1400
tohum bankası sıralamaktadır ki bunların en büyüğü ABD hükümetinin elindedir. Diğer
büyük bankalar küçülerek sırasıyla Çin, Rusya, Japonya, Hindistan, Güney Kore,
Almanya ve Kanadanın elindedir. Ayrıca CGIAR, dünya çapında seçilmiş merkezlerde
bulunan bir tohum bankaları zincirini yönetmektedir.
1972de Rockefeller Vakfı ve Ford Vakfı tarafından Yeşil Devrim tarımsal ticaret
modellerini yaymak için kurulan CGIAR, Filipinlerden Suriyeye ve Kenyaya kadar
uzanan özel tohum bankalarının çoğunu kontrol etmektedir. Bütün bu mevcut tohum
bankalarında neredeyse iki milyonu farklı olan altı buçuk milyon tohum çeşidini
saklamaktadır. Svalbardın Kıyamet Günü Deposu dört buçuk milyon farklı tohuma ev
sahipliği yapma kapasitesine sahip olacaktır.
Biyolojik savaş aracı olarak GDO?
Şimdi tehlikenin merkezine ve Bill Gates ile Rockefeller Vakfının Svalbard
projesinde içkin olan suiistimal potansiyeline gelmiş bulunuyoruz. Pirinç, mısır,
buğday ve soya fasülyesi benzeri yem bitkileri gibi dünyanın en önemli geçimlik
ürünleri için geliştirilen patentlenmiş tohumlar nihayetinde korkunç bir biyolojik
savaş türü için kullanılabilir mi?
Rockefeller, Carnegie, Harriman ve diğerleri gibi varlıklı seçkin aileler tarafından
1920lerden bu yana fonlanan öjeniğin açık hedefi, arzu edilmeyen kansoylarının
sistematik biçimde imha edilmesi anlamına gelen negatif öjenik teriminde içkindir.
Uluslararası Planlanmış Ebeveynlik kurumunun kurucusu ve Rockefeller ailesinin bir
yakını olan hızlı öjenikçi Margaret Sanger, 1939da Harlemde, adına Negro
Project-Zenci Projesi dediği bir şey yarattı; bu proje, bir arkadaşına bir
mektubunda açarken kullandığı sözlerle, Zenci nüfusunu bitirme arzusu ile ilgiliydi.
(11)
2001 yılında Kaliforniyadaki küçük bir biyoteknoloji şirketi olan Epicyte, yiyen
erkeklerin menilerini kısırlaştıran bir sperm öldürücü içeren genetik mühendislik
ürünü bir mısırın geliştirildiğini açıkladı. Epicyte, o dönemde teknolojisi yaymak
için, Svalbard Kıyamet Günü Tohum Deposunun sponsorlarından ikisi olan DuPont ve
Syngenta ile bir ortak girişim anlaşmasına sahipti. Epicyte daha sonra Kuzey
Carolina kökenli bir biyoteknoloji şirketince satın alındı. Epicytein sperm öldürücü
GDOlu mısırını ABD Tarım Bakanlığı tarafından sağlanan fonlarla, yani dünya
çapındaki muhalefete karşın, şu anda Monsantonun elinde olan Terminatör
teknolojisinin gelişmesini finanse eden ABD Tarım Bakanlığı tarafından sağlanan
fonlarla yürütmüş olduğunu öğrenmek hayret uyandırmaktadı r.
1990da, BM Dünya Sağlık Örgütü Nikaragua, Meksika ve Filipinlerdeki 15 ve 45 yaşları
arasındaki milyonlarca kadına, paslı çivi gibi şeylerin üzerine basmaktan
kaynaklanan bir hastalık olan Tetanosa karşı olduğu iddia edilen bir aşı yapmak
üzere bir kampanya başlattı. Aşı, paslı çivilere basmaları kadınlar kadar muhtemel
olan erkeklere ya da oğlan çocuklarına uygulanmadı.
Katolik bir taban örgütü olan Comite Pro Vida de Mexico bu merak uyandırıcı
tuhaflıktan kuşkulanarak aşı numunelerini test ettirdi. Testler WHO tarafından
sadece çocuk doğurma yaşında olan kadınlara uygulanan tetanos aşısının, tetanos
toksiod taşıyıcısı ile birleştiğinde kadının gebeliği tutmasını imkânsız hale
getiren antikorları uyaran doğal bir hormon olan human korionik gonadotrophin ya da
hCG içerdiğini açığa çıkardı.
Daha sonra Rockefeller Vakfının, Rockefellerın Nüfus Konseyi, (CGIARın evsahibi)
Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletlerin Ulusal Sağlık Enstitüleri ile birlikte WHO
için, tetanos taşıcıyısı içeren gizli bir kürtaj aşısı geliştirmek üzere 1972de
başlayan 20 yıllık bir proje üzerinde uğraştıkları ortaya çıktı. Ayrıca, şu anda,
Svalbard Kıyamet Günü Tohum Deposuna ev sahipliği yapan Norveç Hükümeti de özel
kürtaj Tetanos aşısının geliştirilmesi için 41 milyon dolar hibe etmişti. (12)
Norveçten Rockefeller Vakfına ve Dünya Bankasına kadar uzanan aynı örgütlerin
Svalbard tohum bankası projesi ile de uğraşmaları raslantı mıdır? 1989da ABD
Kongresi tarafından çıkartılan Biyolojik Silahlar Anti-Terörizm Yasasını kaleme alan
Profesör Francis Boylea göre, Pentagon 2002de, kamuoyunun bilgisi ve denetimi
dışında benimsenmiş olduğunu belirttiği iki Bush ulusal strateji direktifinin
parçası olarak şu anda biyolojik savaşı yürütmek ve kazanmayı amaçlamaktadır .
Boyle, sadece ABD Federal Hükümetinin 2001-2004 yılında sivil biyo-savaşla ilgili
çalışmalar için, muazzam bir miktar olan 14,5 milyar dolar harcadığını eklemektedir.
Rutgers Üniversitesi biyoloğu Richard Ebright ise bugün ABDde 300den fazla bilimsel
kurum ve 12.000 kadar bireyin biyosavaÅŸa uygun patojenlere eriÅŸiminin olduÄŸunu
tahmin etmektedir. Biyosavaş potansiyeli taşıyan bulaşıcı hastalıklarla ilgili
araştırmalar için 497 adet ABD hükümeti NIH hibe programı mevcuttur. Elbette bütün
bunlar, bugün olduğu gibi olası terör saldırılarına karşı savunma örtüsü altında
meşrulaştırılmaktadı r.
ABD hükümetinin biyo-savaş araştırmalarına harcanan paralarının önemli bir bölümü
genetik mühendisliği ile ilgilidir. MIT biyoloji profesörü Jonathan King yaygınlaşan
biyo-terör programları halkımıza yönelik ciddi bir yükselen tehdit oluşturmaktadı r
demektedir. King, söz konusu programlar daima savunma amaçlı olarak adlandırılırken,
biyolojik silahlarla birlikte, savunma ve saldırı programları neredeyse tamamen
çakışmaya başlamıştır diye eklemektedir. (13)
Bill Gates ve Rockefeller Vakfının Svalbard Kıyamet Günü Tohum Bankasının, tanrı
korusun, bu kez, Son, Büyük Gezegen Dünyanın imha edilmesiyle sonuçlanacak bir başka
Nihai Çözümün parçası olup olmadığını zaman gösterecektir.










